04 Ocak 2009

HER ŞEY BİR RÜYA

Uzandı bir gün öğle vakti yatağına. Sıcaktan halsiz düşmüştü; ‘Bir yarım saat uyur sonra uyanır hallederim rutin işlerimi.’ diye düşündü. Yorgun gözleri odanın ak tavanına kilitlendi bir süre, sonra kayıp gitti göz kapakları yavaşça göz bebeklerinin üzerinden.
Birden ne olduysa bilinmez, aniden açıldı gözleri. Bebekti. Kundakta küçük bir bebek. Tüm aile fertleri heyecanla başına toplanmış, mini minnacık elleri hiç görmediği babasının ellerinde. Birden o güven dolu ellerin sıcaklığını hissetti avuçlarında. Annesi; yorgun, solgun uzanmış yatakta. Ama gözleri umut dolu yarına dair. Ağlamaktan mora dönmüş rengi küçük bedeninin. Ama yılmadan yine feryatlar koparmakta; ‘Ne işim var benim bu dünyada?’ Etrafındaki herkes aç olduğu kanısına varınca; babası bir avuçluk bedenini naif bir şekilde tutarak annesinin nazik ellerine teslim ediyor. Bir süre daha ağlamaya devam ediyor ama nafile, kurtuluş yok artık anlıyor. Dayanamıyor ruhani âlemden bu diyara göç eden bedeni daha fazla açlığa. Kanasıya içiyor Rahmanın annesine bahşettiği o nadide nimeti. Tadını damağında hissederek gerçekten. Huzur içinde annesinin kucağında, göz kapakları yine yenik düşüyor uykuya.
Açılıyor gözler yeniden, bir sabah başka bir yatakta. Etrafı rengârenk oyuncaklarla süslenmiş bir yatak. Duvarda bir fotoğraf. Hiç gözlerinin içine doyasıya bakamadığı babasının, Azrail ile bir iş kazasında tanışmadan önce küçücük kızının da kollarının arasında olduğu son kare. Yüzlerde okunan huzur, mutluluk… Anlamı bu kareye sıkışmış birçok güzel ifade. Annesinin sesi ile ani bir irkiliş;’Hadi kızım okula geç kalacaksın.’ Kalktı çaresiz sıcacık yataktan. Kahvaltı yapmadan çıkamazdı evden. Kural bir: ‘Kahvaltı yapılacak.’, kural iki: ‘Dişler fırçalanacak.’…. Kuralların sonu yoktu. O an ne ise mühim o birden kural oluverirdi annesinin cumhuriyetinde. Kırmazdı, kıramazdı asla annesini. O hayatta tutunacağı tek dal, sığınacağı tek kuytu gölgelikti. Babası, onu annesine, annesini ona emanet etmişti. Yine özenle örmüştü annesi saçlarını ve babasının o daha bebekken aldığı çilek figürlü toka ile bağlamıştı ipek inceliğindeki altın sarısı saçları. Okulda her zaman ki gibi sırasından hiç kalkmadan ama ilgi ile dinledi derslerini. Başarılıydı, takdiri hak edecek kadar ve göz ardı edilemeyecek kadar azimliydi. Pek arkadaşı yoktu. Olsa da bir anlamı yoktu onlara eşlik etmesi imkânsızdı. Onun koşup oynamasına izin vermeyen engelleri vardı. Ama sonsuz bir tevazu ile Allah’a bağlıydı. Evet, koşup oynayamıyordu ama kitaplar onu asla gidemeyeceği şehirlere götürüyor, asla tanışamayacağı insanlarla tanıştırıyordu. Hem ona arkadaşlarını seyretmek onlara eşlik etmek kadar zevkli geliyordu. Yani kısacası ona göre engel yoktu, başkalarının engel gibi gördüğü şeylere takılıp kalmakta. Her okul çıkışında olduğu gibi büyükbabası onu okulun cümle kapısında bekliyordu. Onu görünce kol değnekleriyle kapıda okul formasının içinde, her seferinde yaşlı gözleri buğulanır, kalbine tarifsiz bir acı otururdu. Hiç bırakmayacakmışçasına tutardı yaşlı adam torununun küçücük ellerini. Ev okula yakındı. Özellikle o okulu seçmişlerdi zaten. Laflayarak oradan buradan on dakika sonra evlerinin kapısında olurlardı dede torun. Kapıyı dünyalar şirini ninesi açardı her zaman, daha onlar kapının soğuk tokmağına dokunmadan. Öğle yemeği sofrası çoktan kurulmuş onları beklerdi. Yediler sıcak ekmekle kızarmış soslu biberleri, yoğurtla birlikte. Ninesi kurarken gösterdiği incelikle yine özene bezene toplardı sofrayı. Dede torun ellerine birer kitap alıp çekildiler köşelerine. Yoğurt yapmıştı yine görevini; küçük gözleri kapanı vermişti olduğu yerde, iki büklüm uykuya daldı.
‘Hadi geç kalacağız.’ Yine bir yeni sabaha uyandırdı oda arkadaşı. ‘hadi kızım ya geç kalacağız bu son sınav. Mezun olmaya niyetin yok galiba. Sen öğretmen olunca da hep böyle mi yapacaksın, öğrencilerin hep bekleyecek mi seni? Hadi… Hadi…’ Ovalayarak gözlerini doğruldu yatakta. Hayat arkadaşları hala yatak ucunda. Uzattı ellerini kavradı koltuk değneklerini, ayağa kalktı. Burada annesinin kuralları yoktu. Kahvaltı canı ne zaman isterse yapılır, dişler akla ne zaman eserse fırçalanır… Bunlarda kendi cumhuriyetinin kurallarıydı. Neredeyse geç kalıyorlardı sınava. Ama yetiştiler. Her zaman olmasa da bazen ayrıcalıklar tanıyordu hayat ona. Bugünde şansı yardım etmiş ve onların kaldığı apartmanda yaşayan orta yaşlı bir öğretmen arabasıyla bırakmıştı arkadaşı ve onu okullarına. Sınav güzel geçmişti ama böbürlenmedi her zaman ki gibi ‘Kısmet.’dedi sınavının nasıl geçtiğini soran arkadaşına. Biraz çarşı keyfi yaptılar son sınavdan sonra. Artık memuriyet için girecekleri bir genel sınav kalmıştı önlerinde engel. Onu da aşınca Allahın izniyle ÖĞRETMEN olacaklardı. Gelecek nesillere hayatı anlatacak eğitmenler. Eve döndüler içleri heyecan dolu ama bir o kadarda rahat. Uzandı salonda ki küçük kanepeye arkadaşı mutfakta çay hazırlamakla meşgulken.
Bir başka ses ve bir başka yatak. ‘Canım uyan.’ Eşiydi seslenen, hayata birlikte göğüs gerdiği insan. Onu eksiklikleriyle değil, onuru ve haysiyeti için, kendine olan sonsuz güvenine ve azmine hayran olduğu için kendine eş seçen insan. Onların evlilikleri biraz farklıydı. Eşler rolleri değişmişlerdi demeliyiz beklide. Her sabah üşenmeden kahvaltıyı hazırlar ve onu sakin bir ses tonuyla sevecen ve samimi bir duygu ile uyandırırdı eşi. O ses onun hayat enerjisi gibiydi. Bekletmeden o naif sesin sahibini hazırlanıp, kuş sütünün bile unutulmadığı nezih masaya oturdu. Güle oynaya yaptılar kahvaltılarını. Eşi onu, her sabah ki gibi çalıştığı okula kadar hatta ilköğretim üçüncü sınıf öğrencilerini okuttuğu sınıfındaki masasına kadar müthiş bir nezaketle, kanlı canlı kol değneği olarak taşıdı. Çok başarılıydı öğrencileri onun gibi. Çünkü o hayatın hem en güzel yanlarını hem de can acıtan yanlarını birlikte anlatıp aşılıyordu onlara. Saygıyı, sevgiyi… Daha unuttuğumuz insanlara özgü nice ayrıcalığı. Eşi gün bitiminde onu yine sevgi ile karşıladı. Birlikte döndüler huzurla beslenen yuvalarına. Gecenin derin bir vakti, uyku bir kuytuda yine onu yakaladı.
Bir hastane odasında açtı bu kez gözlerini. Hayat çınarı, yaşama nedeni annesi yatakta öylece cansız gibi yatıyordu. Onu bir an yalnız bırakamazdı. Çünkü o onu hiç yalnız bırakmamıştı. O bir an yanından ayrılsa, Azrail birden odaya dalacaktı sanki. Ona öyle geliyordu. Sandalye de öylece uyuya kalmıştı birden. Doğruldu ve seslendi; ‘Anne.’ ‘Anne.’ O pusudaysa, Azrail de onun karşı safında pusudaydı. Yaşarken ölü olduğumuz bu uyku halini kaçırmadan değerlendirmiş ve annesinin ruhunu uykusunda teslim almıştı.
Bu olayın ardından daha birkaç ay geçmemişti. Şimdi oda uykudaydı ve uykusunda rüyada ve rüyasında odasında. Bir yaz günü, güneşin en kızgın saatleri. Yatmadan önce ki hali geldi gözünün önüne, uyanınca yapmayı planladığı işler sıralandı aklında ve ölüm birden karşısında dikildi, rüyasında. Sıçrayarak uyandı yataktan, ter içinde ve ürpermiş tüyleriyle üşüyerek o kızgın sıcakta.

SAKIN UNUTMA! Hayat bir rüya. Bir gün hepimiz uyanacağız ürpererek bu derin uykudan.

SAFİYYE USLU (kaynak:www.edebiyat.com)

Hiç yorum yok: