Yüreğimden Damlayan''Hüzün'' Bir karanlık geliyor yokluğunun ardından, Ne zaman güneş batsa bu son gecem diyorum. Vazgeç yalan dünyanın köhne saltanatından, Yetişir bunca keder, bunca elem diyorum.
28 Ocak 2009
Şizofreni Yalnız Oynanmaz Romanı(arka kapak)
Başlamadan bitti aramızdaki her şey! Bitti! Sen, "Bitti" bile diyemedin "Başlayan şeyler bit(t)er, ben seni sevmeye başlamadım ki..." derdim!
Bitti! Her bitiş yeni bir başlangıcın fragmanıydı! Aramızdaki sıradağlar gibi duran aşılmaz engel "Biz arkadaşız..." diye başlayan o çocukça masal değil, gözü dönmüş psikiyatristlerin yazdıkları ufacık bir kağıt parçasıydı: "Şizofrenik septomlar..."diye başlayan ve "...gözlem altında tutulmalı!"emir kipiyle noktalanan! Yalan.. Yalan.. Yalan!Bir yalanın utana utana gerçeğe dönüşmesi, tüm gerçeklerin arsızca yalana dönmesi ve neyin gerçek neyin yalan olduğunun artık hiçbir öneminin kalmadığı bir kaosun hikayesidir.. Kocaman, hiçbir şeyle tanımlanamayacak kadar büyük bir acının hikayesi...
Bu roman beni hep çok etkilemiştir ne mükemmel kelimeler seçilmiştir öyle. Yazarı Rahmi Vidinlioğlu gerçekten hayran kalınacak bir kişiliğe sahip bir yazardır arka kapağına yazılmaş bu cümleler bile sanırım okumaya yetecek bir sebeptir....
BEN 'den dökülen sözcükler II

Zaman geçiyor yine akıp giden bir nehir gibi nasıl geçtiğini bir türlü anlamıyorum.Boş vakit bulursam hemen birşeyler karalıyorum içimdekileri anlatıyorum bir bir...Gökyüzünde uçan bir uçurtma gibi savrulup duruyorum gün boyu rüzgar ne yöne eserse bende oraya uçuyorum.
Hayatın öyle bir yerine demir atmış ki yüreğim kalmışım öylece. Ufuklara takılmış gözlerim sonsuz maviliklerde kaybolup gitmiş.Biliyorum bu hayat ne yalnız çekilir nede başkasına emanet edelir .Bir yol çizmişim kendime; ne olacağını bilmiyorum sadece yürüyorum...
Yazan:leydielif
26 Ocak 2009
Kaan Erdem yine iş başında :)
24 Ocak 2009
DOST

Dost dost deyip durdu bu gönül
Hiç aramasalarda sormasalarda
Göz görmesede andı hergün
Bir kaç dizede bir kaç mısrada
Unutmaz zannnederdim çok uzaklarda olsa bile
Bir tebessüm yeterdi bu yorgun kalbime
Bilemezsiniz nasıl acıtıyor canımı unutulmak
Dost da kalmamış bu acımasız şehirde
Vefasızlarla dolu her yanım
Bir bir terketti dost sandıklarım
Kurşun atsalar böyle yanmazdı canım
Beni bırakmayan sadece gözyaşlarım
Yazan:leydielif
23 Ocak 2009
İlk Karne Heyecanı
Öğrtemenimizle birlikte biraz üzgün görünsede aslında çok mutlu oldu karnesini eve gelene kadar bırakmadı :)
Evet sonunda benim oğlumda ilk karnesini aldı ne kadar mutlu olduğumu anlatamam bir kaç fotoğrafla sizinlede paylaşmak istedim herkesin başına diyorum...
22 Ocak 2009
BEN ' den dökülen sözcükler

Bu benim bloğuma yazdığım ilk yazım olacak ve benim için çok önemli.İnsan düşüncelerini açıklarken nasıl başlamalı ne demeli her zaman çok önem verdiğim için kelimelerimi çok özenle seçerek kullanıyorum. İçimden gelen seslere kelimelerle bir yol çizip soru işaretlerini tek tek noktalara virgüllere dönüştürüyorum. Sözün bittiği yerlerde ne demem gerekiyo diye düşünürken üç noktaya bırakıyorum anlatmak istediklerimi...
Alışmıştım aslında içimden geçenleri şiirlerle anlatmaya. Kelimeler sözcükler bir bir dökülüverirdi kalemimden. Her zaman bir ahenkle mısraları uyum içinde yazmaya çalışırdım. Arada bir aklıma gelirdi uzun uzun yazabilir miydim acaba? anlatabilir miydim bu karışık düşüncelerimi. Yanlış anlaşılmadan ki bu benim her zaman en büyük korkum olmuştur herşeyi en yalın haliyle...
Tek isteğim içimdeki BEN ' i anlatmaktı aslında. Aklımda boş boş gezen kelimeleri bu kadar toparlayabildim. Ve sebebini bimediğim bir huzur şimdi içimde. Belkide artık yazabildiğim içindir. Sanırım şimdilik yazacaklarım sadece bu arkadaşlarım yeni ve daha güzel yazılarda buluşmak dileğiyle sevgiler...
Siz Hangi Çiçeksiniz?

Doğum tarihinize göre hangi çiçek olduğunuzu öğrenin...
1 Ocak - 10 Ocak tarihlerinde doğanlar:
Çiçeğiniz: Sarı gentiyan.
Sıcak yazı simgeleyen gizemli bir çiçektir. Dağ çayırlarında yetişir. Karaktere gizem katmaktadır. İçe kapanıklık ve suskunluğun nedeni basit bir çekingenlik de olabilir. Bu simgede doğan insan inatla amaçlarına ulaşır. Soğuk havalarda sağlığına dikkat etmelidir.
11 Ocak - 20 Ocak tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Deve dikeni.
O hiç kimsenin dikkatini çekmez. Bu nedenle o sürekli kendi kendiyle uğraşır. Bu karakteri deve dikeninin gerçek kişiliğinin saklanmasına neden olur ve insanlar onun bir önemli özelliğini iyi kalpliliğini fark etmezler. O iyi bir dosttur ve ailesine düşkündür. Çok çalışkandır. Verilen bütün işleri yerine getirir. Ama çok çalışmak bir yana sağlığına dikkat edip, dinlenmesini de bilmelidir. Bu insanlarda hipertansiyon görülebilir.
21 Ocak - 31 Ocak tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Ölmez çiçek.
Bu insan ciddi birisidir. Modayı yakından takip eder. Çekiciliği ile etrafındakileri kıskandırabilir. Enerji dolu olduğu için zorluklarla başa çıkabilir ve kötü niyetli insanlarla savaşıp onları yenebilir.
1 Şubat - 10 Şubat tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Ökse otu.
Bu işaretin bayanı aşırı meraklı ve hafif hareketleri ile dikkat çeker. İnsanları baştan çıkarmak onlar için en basit iştir. Bu işaret altında doğan erkekler spor, vücut geliştirme, karate, tenisle uğraşarak popülariteye ulaşırlar. Ayrıca, bu insanlar sporla uğraştıkları için sağlıklı olur ve kolay hastalanmazlar.
11 Şubat - 19 Şubat tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Güzelavratotu.
Bu işarette doğan kadınlar gerçek güzeldirler. Aynı zamanda ciddiyetlerini korurlar. Onlara yaklaşmak kolay bir iş sayılmaz. Erkekler yakışıklı olmasalar da usanmadan çalışırlar. Bu şekilde amaçlarına ulaşmasını da iyi bilirler.
20 Şubat - 28 Şubat tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Küstümotu (mimoza).
Bu insanlar hassasiyetleri ile diğerlerinden seçilirler. Mimoza insanı yaptığı iş değerini bulamazsa gerçekten acı çeker. Bu insan ona verilen işi neyin pahasına olursa olsun yerine getirir. Bu yolda gerekirse kendi sağlığını feda eder. Ama sonuç olarak da bir değerlendirme, bir aferin duyma ihtiyacı hisseder. Kalp krizi ve ülser kaçınılmaz hastalıklardandır.
1 Mart - 10 Mart tarihlerinde doğanlar:
Çiçeğiniz: Haşhaş.
Onun güzelliği herkesi büyüler. Bu insanın ağına yakalanmak kolay, ordan çıkmak oldukça zordur. Onun yolu çok engebelidir. Haşhaş insanı kendi güçlerine inanmalıdır, ancak bu şekilde başarılı olur. Et yemeklerinden uzak durması tavsiye edilir. Sebzeler onun için vitamin kaynağı ve iyi moral deposudur
11 Mart - 20 Mart tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Zambak.
Zarif bir insandır. Zambak bir ay çiçeği olduğu için, sırları ancak yarım ay olduğu zaman ortaya çıkar. Her şeye rağmen Zambak nasıl mutlu olacağını iyi bilir.
21 Mart - 31 Mart tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Yüksükotu.
Bu işaretin sarı ve solgun çiçeklerine rağmen, bu işareti taşıyan insanlar kararlı bir kişiliğe sahiptirler. Kafaları bir makine kadar hızlı ve dakik çalışır. Yaşamın en zor dönemlerinde bile hızlı bir çözüm bulmak onlar için zor değildir. Hiçbir zaman kendilerini kaybetmezler. Bir az sinirlidirler. Baş ağrıları çekebilirler.
1 Nisan - 10 Nisan tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Manolya.
Dürüsttür, her zaman birinci olma isteği en belirgin özelliğidir. Sosyal ilişkilerinde başarılı sayılmaz. Çünkü insanların tavsiye ve önerilerine asla kulak asmaz.
11 Nisan - 20 Nisan tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Ortanca.
O iyi kalplidir, cömerttir. Bazen fazla iyi davranır, elinde ne varsa hepsini çevresindekilere vermeye çalışır. Bu huyu bazen yakınları tarafından iyi karşılanmaz.
21 Nisan - 30 Nisan tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Dahlia.
O azamici bir kişilik taşımaktadır ve bu huyu amaçlarına ulaşmakta onu engelleyebilir. Dahlia insanı başkalarından çok kendine ve kendi gücüne güvenmelidir. Bu durum sadece iş için değil, özel hayatında da geçerli olabilir.
1 Mayıs - 10 Mayıs tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: İnci çiçeği.
Cömert ve iyi kalplidir. Menfaatçi insanlar tarafından acımasızca kullanılmaya yatkındır. İnci çiçeği kadınına iyi bir koruyucu gerekebilir. İş konusunda bu insanlar fazla sorunlar yaşamamaktadırlar. Ani değişiklikler sinirlerini olumsuz etkileyebilir.
11 Mayıs - 21 Mayıs tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Semiz otu.
Kolay güvenemeyen, tehlikelerden sakınan, her zaman darbe bekleyen, hatta sevdiği insana karşı bile dikkatli ve tedbirli olan bir insandır.
22 Mayıs - 31 Mayıs tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Papatya.
Bu gelenekseldir: seviyor-sevmiyor. İnsanlar tarafından zor anlaşılsa da onları kendine çekmeyi başarmıştır. Güzel bir dış görünüşe sahip olmalarına rağmen bu insanlar, yaşamlarını rekabet uğruna masa başında geçirmeye hazırdırlar. İş tutkularının nedeni spora olan merakları da olabilir.
1 Haziran - 11 Haziran tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Çançiçeği.
Sabit karakterlidir. Her hangi bir değişiklik onu korkutabilir, üzebilir. İyi bir aile ve iyi bir iş sahibi olursa bu kişiliği yüzünden fazla zarar görmez. En sevdiği ulaşım aracı, örneğin iş gezileri için tercih edebileceği araç trendir. Uçak mı? Asla!
12 Haziran - 21 Haziran tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Krizantem.
Sakin ve sessizdir, evde oturmayı sever, tedbirlidir, gözlemcidir. Olaylarda dedikoduculuk rolünü üstlenmeye bayılır. Amaçlarına ulaşır.
22 Haziran - 1 Temmuz tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Lale.
Lale erkeği şüphesiz Don Juan'dır. Hiçbir şeyi umursamaz. Lale kadını enerjiktir. Kendine güveni sonsuzdur. Bu kadınların eşleri mutsuz olurlar.
2 Temmuz - 12 Temmuz tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Nilüfer.
Su, hava ve toprak - üçü bir arada. Çok değişken bir kişiliğe sahiptir. Yaşam onun için kolaydır. Zorlukların üstesinden gelir. Sıkıntılarından çabuk kurtulabilir.
13 Temmuz - 23 Temmuz tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Menekşe.
Herkesin gözleri onun üzerindedir. Genelde gölgede saklanır. Ama gerekirse güneşe çıkar ve ihtiyacı olan şeyi elde eder. Hafife alınmamalıdır!
24 Temmuz - 2 Ağustos tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Yaban gülü.
Dikenlidir. Çıplak elle tutulamaz. Tabii bu dikenler onun iyi korunmasını sağlar. Kendini iyi savunur ve koşullara ayak uydurmasını bilir.
3 Ağustos - 12 Ağustos tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Ay çiçeği.
Kendi yerini güneşin altında bulmuştur. Başarılar onun gözlerini kapatamaz.
13 Ağustos - 23 Ağustos tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Gül.
Çiçeklerin kralıdır. Başka insanlar her zaman gül insanını kıskanırlar. Onun aleyhine entrikalar düzenlenir, onu yerinden koparmak için planlar yapılır, komplolar kurulur. Gül hatalı değildir. Ama bütün zamanlarda kendi erişilmezliğini korumak güçtür. Sağlığına dikkat etmeli ve fazla yorulmamalıdır.
24 Ağustos - 2 Eylül tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Hezaren (delphinium).
Kendine sert davranır, yabancılara ise tolerans tanır. Çok zeki olduğu söylenemez. Bu nedenle zorluklarla karşılaşabilir. Kendine uzatılan yardım elini kabul etmelidir.
3 Eylül - 11 Eylül tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Karanfil.
Karanfil insanı çok sabit fikirlidir. Çevresindekiler bundan rahatsızlık duyabilirler. Ama o yenilmezdir, her zaman doğru yolu seçer ve inatla yolunda durmaya devam eder.
12 Eylül - 22 Eylül tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Saray patı (aster).
Saray patı sonbaharın hüzün ve kederini kapatmaya çalışır. Saray patı insanı etrafına neşe saçar. Maalesef bazen insanları neşelendirmekle gecikir. Bu insanlar iyi yönetici olabilirler.
23 Eylül - 3 Ekim tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Funda.
Bu insanlar zarafetleri ile dikkat çekerler. Onlar işlerinde uzmandırlar. Kendi altın ellerinin değerini bilirler. Funda iyi bir dosttur. Arkadaşını kötü günde yalnız bırakmaz.
4 Ekim - 13 Ekim tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Kamelya (Japon gülü).
Hoş bir dış görünüşe sahiptir. Sakin ama korkusuzdur. Hareketlerinde çocuksuluk sezinlenir. Sanata yatkınlıkları vardır.
14 Ekim - 23 Ekim tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Leylak.
Leylak şafağın, tazeliğin, gençliğin simgesidir. Çalışkan bir insan olan Leylak başkalarına da yardım etmekten zevk alır. Kıskanç iş arkadaşların dikkate almamalıdır.
24 Ekim - 2 Kasım tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Freesia.
Korkusuz, inatçı kişilikleri bazen zarar verebilir. Bu işaretin insanları çok sevimli ve sempatik olurlar. Bu sayede işlerinde de ilerleme gösterirler. Bir az diplomatik davranmalıdırlar.
3 Kasım - 12 Kasım tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Orkide.
Orkide insanı gizemli ve anlaşılmaz kişiliği ile dikkat çeker. Şüphecidirler. Çevrelerindeki insanlara karşı dikkatli yaklaşırlar. Sabırla, çalışarak istediklerini adım adım elde ederler.
13 Kasım - 22 Kasım tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Peony.
Peony insanı sağlığı için endişelenmeyebilir. Her koşula dayanıklıdır. Tabii işinde çok çalıştığı zamanlarda ara vermeli, dinlenmelidir. Bir az daha tutumlu olmalıdır. Ve planlarında savurgan davranmamayı öğrenmelidir.
23 Kasım - 2 Aralık tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Glayöl (Gladiolus).
Glayöl insanı özel yetenekleri ile diğerlerinden farklı olmasa da, çok çalışkan ve başarılıdır. İyi yönetilirse çok şey elde edebilir. Ancak kendini övmekten hoşlanır.
3 Aralık - 12 Aralık tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Keklik otu.
Sıcağın sembolüdür. Tazeliği ve rüzgarı sever. Dikkat merkezinde olmaya bayılır. Maymun iştahlılığı ile bazen sınırları geçebilir. İşte bir eleştiri alırsa hemen savunmaya geçer ve sıyrılmayı başarır.
13 Aralık - 22 Aralık tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Lotus.
Temizlik sembolüdür. Asya insanları için çok şey ifade eder. Buralarda sadece egzotik açıdan değerlendirilir. Lotus insanı zevklidir, amaçlarına kolay ulaşır. İnsanlarla ilişkilerinde daha esnek davranmalıdır.
23 Aralık - 31 Aralık tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Akça.
Bu işaret altında doğan insanlar iyi arkadaş, dost olurlar. Güvenilirdirler. Sakin ve öfkelenmeyen kişilikleri var. Onları kızdırmak zordur.
21 Ocak 2009
20 Ocak 2009
YAŞAMAK YÜREK iSTER
Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.
Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; "ya sonra" diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; "ya sonra"! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; "ya sonra". Bilinmeyen bir "ya sonra" için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. "Sonrası umurumda bile değil" deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.
Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.
YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ.
OSCAR WİLDE
Beynimiz Hangi Renk

Seçimlerinizin aynası
Beyninizin hangi lobunun çalıştığı, kişiliğinizin, seçimlerinizin aynası oluyor. Beyin lobları incelemesi, şirketlerin eleman seçiminde, eşlerin ileride mutlu olup olamayacaklarını anlamada, yönetici seçimlerinde ciddi olarak işe yarayan bir yöntem. Uzmanlar beyni dörde bölüyor ve hangi alanlarda başarılı olacağınızı söylüyor.
Hepimiz farklı farklı!
Kimimiz duygusalız, kimimiz de hiç beklenmedik zamanlarda aşırı tepkiler veriyoruz. Bazıları aşkı bile bir matematik problemi çözercesine formüle etmeye çabalıyor, bazıları hayatı organize ederken tam bir hayal âleminde yaşıyor.
Söz konusu insan ve davranışları olduğunda, bir bütünlük sağlamak zor. İşte bu noktada, nörologlar ve kişisel gelişim uzmanlarının, insan beynine ilişkin araştırmaları giriyor devreye.
Bu konuda ilk çalışmayı yapanlardan biri Ned Herrmann. General Electric Yönetim ve Gelişim Departmanı’nda, Kişisel gelişim uzmanı olarak çalışan Ned Herrmann, bir çok insanın neden birbirinden bu kadar farklı tavırlar gösterdiğini merak etmeye başladı ve 1976 yılında insan beyninin nasıl bir sistemle çalıştığını anlamak için 40 yaşından sonra nöroloji okudu. Ve o yıllara kadar sadece sağ ve sol beynin çalışmalarına ilişkin yapılan araştırmalara bir yenisi eklendi. Herrmann’ın araştırmalarına kadar, insan beyni, sağ ve sol lob olarak biliniyordu.
İşte renklerin anlamı
Mavi
Düşüncede rasyonel, açık, sonuç odaklı bir kişiliğe sahip. Bakış açısı net ve tarafsızdır. Kendini ifade biçimi; sayısal ve problem çözücü.
Sarı
Düşüncede spontandır. Holistik ve heyecanlıdır. Bakış açısı renkli, görsel, bütüne odaklıdır. Kendini ifade biçimi; metafor ve hayalci.
Yeşil
Düşüncede seçici. Düzenli. Bakış açısı detaycı ve bütüncül. Kendini ifade biçimi; planlı ve kontrollü.
Kırmızı
Düşüncede duygusaldır. Arkadaş ve dosttur. Bakış açısı kendine göredir. Kendini ifade biçimi duygusaldır.
Ancak Herrmann, beynin iki kesitine iki kesit daha ekledi ve dörde bölmüş oldu. Yani sağ ön ve arka lob ile sol ön ve arka lob olarak beyni kesitlere ayırdı. Peki ama beyni loblara ayırmak neden gerekiyordu? Çünkü beynimizin baskın olan lobu, meslek planlama, evlilik terapilerinde eşler arasında uyumu arama, meslek belirleme, departman oluşturma, üniversite sınavı, iletişim kurma, satışta ikna edebilme, yaşamda etkili ve sağlıklı sonuca gidebilmek açısından önemliydi. Ned Herrmann’ı yola çıkaran da bunlardı. Herrmann’ın 140 cevap seçeneği içeren testi birbirine bağlı sorulardan oluşuyor. Yani bir sorunun devamında ona bağlı bir başka soru var ve test bittiğinde sizin tüm tercihleriniz ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak, halen kullanılan bu teste verilen cevaplar kişinin yaşamsal tercihlerini, hobilerini, garantici mi yoksa kuralsız mı olduğunu, risk alıp alamadığını ortaya çıkartıyor. Ned Herrman bu test sonucunda, ağırlıklı çalışan beyin loblarına da yine psikolojinin renklere getirdiği açıklamalara göre isim vermiş. Psikolojide mavi, analitik ve sorgulayandır, yeşil sağlığı, garantiyi temsil eder, kırmızı, duyguyu ve ihtirası, sarı ise rahatlatıcıdır ve özgürlüğü temsil eder. O nedenledir ki terapi odalarının çoğu sarıya boyanır…
Beynin çalışma sistemini belirleyen etkenler
İnsan beyninde hangi lobun etkin olacağı yüzde 30 oranında doğuştan belirleniyor. Yüzde 70′ini ise sonradan, bizi ailemizin yetiştirmesine göre geliştiriyoruz. Genelde anne ve babamızın baskın lobu neyse, biz de onu geliştiriyoruz. Sonra anaokulu dönemine kadar hayatımızda önemli olan birçok şeyi öğreniyoruz. Bu süreç 7 yaşına kadar tamamlanıyor. Kiminle evlenirsek mutlu oluruz, kiminle aynı departmanda uyumlu çalışabiliriz? Bu soruların cevabını lobların baskınlığı veriyor. Beynimizde hangi lobun baskın çalıştığını bilirsek, karşımızdakiyle ona göre iletişimde bulunabiliriz.
Psikolog ve NLP uzmanı Adalet Bağdu’ya göre, Ned Herrmann’ın yarattığı test olan ‘Herrmann Brain Test’ ile belirlenen sonuçlarla, insan beyninin hangi lobunun baskın çalıştığı ortaya çıkıyor ve buna göre de insanların kişilik özellikleri şöyle bir seyir izliyor:
Mavi loblu insanlar
Maviler, beyninin sol ön lobu çok iyi çalışanlar arasından çıkar. Analitik olurlar, her şeyi mantık çerçevesinde değerlendirirler. Yaşamı, aşkı, sevgiyi formüle etmeye çabalarlar ve bu, onların işidir. Bağdu’ya göre, ‘Maviler’ diğer lobları gelişmiş insanlara oranla sözel iletişimde geri planda olur. Bir insanın beyninin çalışması, sadece mavide kalıyorsa, onlardan teknik adamlar çıkar.
Maviler sadece mavide kaldıklarında, asosyal insanlar olurlar. Onların dış görünüşlerine bakınca, kılık kıyafetleri gündem dışıdır, arabaları eskidir. Onlar için sonuçlara gitmek önemlidir. Rakamlardan çok iyi anladıkları için, rakamsal problemleri olağanüstü hızlı ve başarılı bir şekilde çözerler. Birçok mühendis hep mavilerden çıkar, onlar sınıflardaki en iyi matematik öğrencilerdir. Adrenalin için sarı lobu ağır basanlarla evlenirler. Dalmak, araba yarışları, tırmanmak gibi adrenalin gerektiren sporları yaparlar. Maviler genelde iş dünyasındaki erkeklerdir.
Kadınlar arasından daha az sayıda mavi çıkar. Çok başarılı projeleri olan insanlar olmalarına rağmen, her şeyi formüle ettikleri için, ilişkiyi de formüle ederler ve onlardan iyi yönetici değil, iyi sistem adamı olur. Aşkı bile matematiksel olarak değerlendirip, hayatı basamaklara bölerler. Eğitimde fizik-matematik dersleri çok başarılı olan öğrenciler olurlar.
Yeşil loblu insanlar
Beyninin sol altını kullananlar ise yeşiller. Bir insanda bu bölge çok gelişmişse, çok küçük yaşlarda bile her şeyi kategorize ederler. Oyuncaklarını bile renklerine göre ayırırlar. Çok güzel plan, organizasyon yaparlar. Detaycıdırlar, ödevlerini aksatmazlar, öğretmenlerinin en çalışkanları onlardır. Öğretmen ödevi kontrol etmemişse, neden etmediğini onlar sorar. Yeşiller, başarıya gitmede çok iyidir. Zamanla yarışma, teknolojiyi iyi kullanma, plan yapma onlar için kolaydır. Yeşiller söz odaklıdır. Şirketlerde büyük problemler yeşil yöneticilerden çıkar.
Eğer bir yeşil yöneticiye vereceğiniz işi geciktirirseniz, kesinlikle ortalarda görünmeyin. Sizi iş bilincine saygı duymamakla suçlar ve çok kızar. Söz verilen bir randevuyu kaçırırsanız yine kızar. Yeşil, hayatını planlar ve bunu değiştirmez, garanticidir. Önümüzdeki yıl ne yapacağını biliyordur. Deprem çantasını arabalarında ve baş uçlarında bulunduranlar yine onlardır.
Tatile gideceklerse 7-8 ayrı yerden fiyat alırlar, yaşam sigortası yaptırırlar. Kesinlikle risk almayı sevmezler, çünkü onların en nefret ettikleri şey problemdir. Problem sevmedikleri için de muhaliflerdir. Yeşiller, problem istemedikleri için detaya girerler. Riskten hoşlanmadıkları için karar verme sürecinde yavaş davranırlar, o nedenle kariyerlerinde gecikirler.
Yeşillerden iyi hukukçular, siyasetçiler, satış pazarlamacıları, ekonomistler, doktorlar çıkar. Şirketlere iyi yönetici istiyorsanız, baskın lobu yeşil olanı tercih etmekte fayda vardır.
Kırmızı loblu insanlar
Beyninin sağ altı çalışanlar kırmızı lobludur. Türkiye’nin geneli kırmızıdır. Davranışları düşünsel değil, duygusaldır. Adalet Bağdu bu konuda şunları söylüyor: “Ülkeme, trafiğine bakıyorum. Bir insanın arabayı kullanışını genellediğim zaman, insanlar bedensel sürüyor arabalarını, oysa akılsal sürmeliler. Çok gürültüsü olan bir ülkeyiz ve bunun nedeni, bizlerin bedensel davranışımızdan kaynaklanıyor. Hanımefendilerin çoğu beyinlerinin sağ tarafını kullanır. Bir de duyguları mantık kısmına geçirip değerlendirmeden, beynin sağ tarafına alıyoruz. Mesela böyle bir yapıya sahip olan bayan yöneticiyse, karşısındaki güzel bir kadına iş vermiyor, çünkü kıskanıyor, kendine rakip görüyor. Kırmızılar duygusal ve iyi hitabetçiler, iyi arkadaşlık yaparlar, takım ruhları vardır. Meslek olarak halkla ilişkiler, sunuculuk yapabilirler, iyi psikologlar ve eğitmenler de kırmızılardan çıkar.”
Sarı loblu insanlar
Beyninin sağ üstü çalışan insanlar. Sarı lob yaratıcı zekâyı simgeliyor. Yaratıcı lobu ağır basanlar, toplumun genelinin duygu, düşünce ve davranışının ötesinde hayatı algılayan, verileri yorumlayan insanlar. Sarılar farklı tasarımları, yaratıcılıkları olan insanlar. Onların davranışları, düşünceleri farklı olduğu için duygularını da farklı yaşıyorlar. Biz onlara çok uçuk-kaçık-marjinal diyoruz. Sarılar risk alırlar. Hayal kurarlar, yaratıcıdırlar, problem çözerler ve ilişkilerde problem çözücü olurlar. İlişkilere yatırım yaparlar. Büyük resmi görürler.
Loblar bir araya gelirse
İki sarı bir araya gelirse, gayet iyi olur. Yeni fikirler üretirler, eğlenmeyi severler, iyi departman arkadaşı olurlar ama finansı batırırlar. Sarılar yaratıcıdır ama çok fazla sorumluluk kaldıramazlar. İki sarı evlenirse uzun süre evli kalamazlar. Onlar adrenalinle beslenir. Sarılarda ikincil olarak baskın lob kırmızı ve yeşil olursa, belki evlilik sürer.
İki kırmızı birlikte olursa, Türk filmi olur. Birden bire birbirlerini çok sever aynı eve taşınır, birden dost olurlar. Ama burada sadece duygular vardır, sentez yapılmaz. İki kırmızı iyi yardımlaşır. Belki çok tartışırlar ama sonra birleşirler.
İki yeşil evlenirse, 50 yaşlarında ne yapacaklarını bile sistemli bir şekilde oluştururlar. Yaşamları, çocukları, her şeyleri garanti şekilde gider. Deprem bavulları hazırdır, tatilleri önceden bellidir.
İki mavi evlenirse negatif bir şey olmaz ama her şey durgun gider. İki mavi sinemaya giderse, iki uçta oturur ve çocuklarını ortada oturturlar. Molada ne alacakları bile bellidir. Onların geleceği planlanmıştır. Kitap çocuğu yetiştirirler.
Sarı ile kırmızı evlenirse burada özveride bulunan kırmızıdır, çünkü sarıyı sever ve onun uçukluklarına göz yumar. En çok dedikoduyu yapanlar da kırmızıdır.
Yeşil ile sarı bir arada olamaz ayrılırlar. Yeşil kuralcı, sarı kuralsızdır ve sarı planın olduğu yerde yaratıcı olamaz. En büyük çatışmalar sarı ile yeşil arasında olur. Yeşil ile mavi evlenirse son derece uyumlu olur.
GÖZ RENKLERİNE GÖRE KİŞİLİK ANALİZİ

Pek çok alanda olduğu gibi, gözlerin rengi de insanlarin kişiliklerini belirleme bakmından kullanılan bir sistemdir.
Mavi Gözlü insanlar :
Durağan olmayı sevmeyen, enerji dolu, karar verme kabiliyeti olarak pozitif yönde gelişmiş olan, eli açık, değişimlerin kendilerini korkutmadığı kişilerdir. Biraz hayalperesttirler. Bu yapıları nedeniyle de gerçekleri görmekte zorlanırlar.
Siyah Gözlü insanlar :
Olaylar karşısında çok çabuk heyecanlanan, disiplinli, düzenli
kişilerdir. Duygu yüklü olan bu insanların, gerek sevgisi, gerek de kindarlığı oldukça çok güçlüdür. Onlar karşılarındaki insanları daima idare etmek isterler.
Yeşil Gözlü İnsanlar :
Sevdiklerini kırmak istemeyen bir yapilari vardir. Kırıcı olmamaya çok dikkat ederler, çok asabi yaradılış da olmalarına rağmen bu böyledir. Bu yüzden hislerine hakim olmayı bilirler.
Ela Gözlü Olanlar :
Sezgisel güçleri yüksektir, oldukça hassas bir kalbe sahip insanlardir. Gururlarına olabildiğince çok düşkün kişilerdir, gururları kırıldığı zaman asla ve asla afları yoktur. Aslında çok daha yumuşak başlı, daha anlayışlı olmaları gerekmektedir.
Kahverengi Gözlü insanlar :
Aslında bu insanlar kendilerini idare ettirmek konusunda isteksizdirler. Bir kötü yönleri de her yerde sırlarini açıklamalarıdır
18 Ocak 2009
Yakışıklı oğlum KAAN ERDEM :)
burada tv seyrediyo...
Oynamayı çok sevdiği ayısı tontişle birlikte :)))
burada bana poz veriyo zorla gülüyo :)
burda ne yaptığını bende çözemedim :))))
normal hali diyebiliceğim tek fotoğrafı :)
Can Dündar ' ın bir şiiri

İnsan 5 yaşına gelmeden anlıyor; açlığın öldürdüğünü, soğuğun dondurduğunu, ateşin yaktığını...
Sevgisizliğin insanın canını acıttığını...
Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.
Her şey ona çok büyük görünüyor:
Ev, masa, anne, baba...
10'una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.
15'inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden, değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor. Dış dünya kadar iç dünyanın da büyük salonları ve kendisinin bile bilmediği odaları olduğunu, açıldıkça o odalardan devasa bahçelere çıkıldığını hissediyor, büyüleniyor. Şarkıların içinde sevdalar gezdirdiğini, şiirin her türden hasreti dindirdiğini anlıyor. Aşk acısını öğreniyor.
Yine de seviyor; ille seviyor, inadına seviyor.
20'sinde putlarını yıkıyor, başkaldırıyor, kanatlanıyor.
Her şey ona küçük görünüyor:
Ev, masa, anne, baba...
"Dünya küçükmüş; büyük olan benim" efelenmeleri başlıyor.
Lakin dünya bunu bilmiyor.
O yüzden 20'ler çoğu zaman hayal kırıklıklarıyla geliyor.
25'inde ayaklar biraz yere değiyor.
Okul bitiyor, iş telaşı başlıyor.
Sınıfta öğrenilenlerin akı, sokaktaki gerçeklerin karasına çarpıp grileşiyor.
Yolu hızlı gelenler çabuk yorularak, sevdiğini bulanlarsa kalbinden vurularak evleniyor genelde...
5 yıl önce uzak bir ülke olan "istikbal", daha yakına geliyor.
"Bir denizde yangın çıkarma" hayali erteleniyor.
"Dünya zor"laşıyor.
30'unda muhasebeye başlıyor insan:
"Dünya hâlâ beni tanımadı, üstelik galiba ben de dünyayı tam tanımıyorum"
dönemi...
Mevcut bilgilerin sorgu yeri...
Kuşkunun beyliği...
Tehlikeli yaşlar: "Bunun nesine hayran oldum ki ben" pişmanlıkları,
"Hakkımı yediler"
sızlanmaları, sırta saplanan hançerler, çelmeler, dost kazıkları, ağır ağır olgunlaştırıyor insanı...
35, yolun yarısı...
Hiç okul asmadan, evden kaçmadan, bir terasta sevdiğiyle öpüşüp bir çadırda uyanmadan 20'sine gelenler için gecikmiş telafi çağları...
Daha önce hiç yüz verilmemiş ana-babaların sözüne yeniden kulak kabartılan yaşlar... Olgunluğun karasuları...
40'ında eski kotlar dar gelmeye, saçlara ak düşmeye, aile büyükleri yaşlanıp ölmeye başladığında bocalıyor insan...
Panik, kadınları kuaföre sürüklüyor, erkekleri araba galerilerine; ve ikisini birden yeni sevda hayallerine...
Yiten gençliğe, boyalı saçlarla, içe çekilen karınlarla, renkli arabalarla çare aranıyor.
45'inde "istikbal" denilen o uzak ülkenin toprağına ayak basıyor insan...
Hem ölüm yarınmış gibi, hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasını öğreniyor.
Eski dostlar, hatıralar kıymete biniyor.
Didişmenin yerini sükûnet, böbürlenmenin yerini nedamet, kinin yerini merhamet alıyor. "Keşke"ler "iyi ki"lerle, hırslar hazlarla yer değiştiriyor.
Bu dünyayı silkelemekten, daha iyi bir dünya için kavga vermekten vazgeçmeseniz de, öbür dünya umuduna da kulak kabartıyorsunuz, ara sıra...
Genellenemez tabii; bunlar benim yaşlarım.
Sonrasını bilmiyorum henüz; öğrendikçe yazarım.
(Can DÜNDAR'a Teşekkürlerimizle)
AYNALAR
Taş kaldırımlarda yürüyorumDalından kopmuş bir yaprak gibiyim
Savruluyorum hiç bilmideğim uzak diyarlara
Bir serçenin ürkekliği var kırıklarla dolu kalbimde
Solmuş güllerle dolu bir bahçede dolaşıyorum
Baharı bekliyorum sessiz sedasız
Donmuş bakışlar çerçevesi kırılmış bir resim
Aynalarda baktığım ben miyim diye düşünüyorum
Yıllar bu kadar mı yorarmış insanı
Hasret böylemi çökermiş omzuna
Kafese kapatılmış bir kuş gibi
Çırpınıp duruyorum
Bilmiyorum
Neydi istediğim diye soruyorum kendime
En kötüsüydü bilimezlerin içinde kaybolmak
Bir isyan vardı içimde
Bu kadar çaresiz olma diyordu
Hiç doğmayan güneş
Elbet doğacaktı seninde karanlık günlerine
Alıntı değildir Yazan:leydielif
14 Ocak 2009
YAŞAMAK
Ağlamaktır sıkı sıkı sarılıp sevgiliye
Bir an bile olsa deli gibi sevmektir
Beklemektir hiç gelmeyeceğini bile bile
Bonsuz maviliklerde kaybolmaktır
Dalgalarla yarışmaktır belkide
Bitip tükenmeyen bir sevdadır
Asla sevmeyi bilmesede
Yağmurlarda ıslanmaktır sırılsıklam
Bir çocuğun gülüşünde saklıdır
Küçük bir tebessümdür kırılmış bir kalpte
Sonu hüzünlü biten bir filmdir sanki
Mutlu olmakta vardır üzülmekte
Hasrettir özlemdir yaşamak
Bir an içinde herşey bitsede
Alıntı değildir Yazan:leydielif
MAVİ

Gün gelir karanlığın kızıllığına da vurulursunuz. Elinizin tersiyle itersiniz Maviyi, çek git yanımda yerin yok! dersiniz. Gözünüzü kan bürür kibrinizden ürker Mavi, korkar artık yaklaşamaz yanınıza gururunuzdan ördüğünüz duvarlar yüksek gelir minicik boyuna ve zaten verdiğiniz gülün dikenleri batmıştı hala avuçlarında, kanamaya devam ederken hem elleri hem yüreği, bir daha gelebilir mi yanınıza? Öfkeniz ne denli büyükmüş değdi mi yalnızlığınıza?
Görmediniz, görmediniz onu bir daha ve hem kendinizi hem onu mahkûm ettiniz, ne de iyi ettim mi dediniz? şimdi daha mı iyisiniz, Gülümseyebiliyor mu dudaklarınız düşen Mavinin durumuna? Ağlayışları gelmiyor mu kulaklarınıza? Çınlatmıyor mu feryatları? Değmiyor mu yüreğinize uzaktan dokunuşları ve hiç içinizi acıtmıyor mu? Yüreğinizi çıkarıp yerine taş mı koydunuz yoksa? Arkanızda bıraktığınız yıkım sesleri gökyüzüne ulaştı oysa onu bu kadar da mı sevmemiştiniz yoksa?
Hiç mi gelmiyor aklınıza? Hani AŞK tek kişi olmaktı diğer yarınız öldü mü? Niye ağlamıyorsunuz göz yaşlarınız mı kurudu, yasınız erken mi bitti? Yoksa hiç birine de mi değmemişti, o öyle mi zannetmişti? Kim kimden gitmişti ne olmuştu da ortalık savaş yerine dönmüştü? Yoksa sebep incir çekirdeğini bile dolduramayan bir serzeniş miydi? Neydi, neden di? ne üzmüştü?
Neydi şimdi bıçak sırtlarında yaşamaya gönderen onu hatırlıyor musunuz? Ne demişti? Sanmıyorum hatırlamazsınız, siz hayatınızı yaşayın siz gülün şimdi. Eminim yüreğini eline almış onunla konuşuyor ve sizi anlatıyor benim bildiğim Mavi.
Gözleriydi mavi şimdi her yanı MAVİ.
Sadece arkasından bir tek renk değişti. Dünyası karanlık ve bir tek ümidi bir tek mum ışığı şimdi. Bilirim ümitsiz yaşayamaz bir kuru dal gibi bahara yalvarıyordur çiçekleri açabilsin diye hep böyle yapmadı mı? Yenilmelerinde hep küçük bir serçeye bile bel bağlamadı mı? Belki de en iyisini o yapıyor kendi gözyaşlarını kendinden saklıyor. Ama bilin ki, Ah yerde kalmaz bir gün sizinde kapınızı çalar belki.
Yüreğinizin götürdüğü yerlere yelken açın şimdi…Gün gelir karanlığın kızılına’da vurulursunuz
Umudumuzu Kaybetmeyelim
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine
düşmüş.Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte.Belki kör bir
kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de
toprakdökülmüştü.Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları
yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.Hayvancık saatlerce acı
içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde.Ayıptır söylemesi, anırdı
yani.Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.Zavallı eşeği kuyunun
dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış.Karşılaştığı bu durumda
kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma
çağırdı.Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.Sonunda
karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.Tek çare, kuyuyu toprakla
örtmek.Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak
attılar.Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek
dibe döktü.Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha
yükseldi .Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık
bakakaldı.Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni, çoğu zaman.
Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.Bunlarla başetmenin tek yolu,
yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım
atmaktır.Kör kuyuda olsak bile...
SERENAD..
Yeşil pencerenden bir gül at banaIşıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapına,
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.
Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak
Ben aşkımla bahar getirdim sana.
Tozlu yollardan geçtiğim uzak
iklimden şarkılar getirdim sana.
Şeffaf damlalarla titreyen ağır
Goncanın altında bükülmüş her sak;
Seninçin dallardan süzülen ıtır,
Seninçin yasemin, karanfil, zambak...
Bir kuş sesi gelir dudaklarından
Gözlerin gönlümde açar nergisler,
Düşen bin öpüştür yanaklarından
Mor akasyalarla ürperen seher.
Pencerenden bir gül attığın zaman
Işıklarla dolacak kalbimin içi..
Geçiyorum mevsim gibi kapından,
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.
AHMET MUHİP DRANAS
Baba Olmak…
| |||
13 Ocak 2009
ANNE OLMAK

Kadın olarak bu mesleği samimiyetle yaptığımızda, kendi asli görevimiz olduğunu da bildiğimizde işimizi yaparken yorulmayacağız. Zaman zaman tatlı yorgunluklar olsa da her şeyin yavrularımız için olduğunu bir kez daha hatırlayarak onları bağrımıza basacağız.
Eğer gerçekten annelik, zevk duyularak, sevgiyle, samimiyetle, şefkatle, özveriyle yapılırsa en kolay ve en güzel meslek hâline gelir; aksi halde en zor ve tat alınmayan bir hal alıyor.
Annelik kutsal olduğu kadar zor yanları da yok değil. Yalnız anne olmak demek sadece doğurmak demek de değildir. Dünyada geldikten hemen sonra ya da birkaç ay sonra sokağa bırakılan bir yığın çocuk var. Şüphesiz onların kaderi sokak çocuğu olmak değildi. Asıl onları sokağa atan bir anneleri vardı. Düşünsenize her türlü acı ve sıkıntının ardından, meşakkatli bir şekilde karnında 9 ay ona sevgi ve şefkat duyarak taşı ve her şeye rağmen onun dünyaya gelmesine vesile ol, sonra da ondan uzaklaş… Ne kadar acı bir durum. İnsanın aklı almıyor… İnanılacak gibi değil…
YAVRUSUNU KORUMA
REFLEKSİ
Aklıselimi derinden etkileyen bir şey var: bir kedi yavruladığı zaman tehlike olan bir ortamdaysa ya da böyle bir durumla karşı karşıya kalınca, nasıl da yavrularını korumaya, o ortamdan uzaklaşmaya, daha güvenli bir yer aramaya çalışıyor. Hatta çok karşılaşmışızdır yavrusuna el bile sürdürmez. Yavrusu hayatta kalsın diye kendisini ona "yediren" örümcek türleri var. Yavrularını ve yuvasını korumak için, kendisini hayatta tutan "iğnesini" düşmanına batırıp, "kendini feda eden" arılara ne dersiniz?
İşte bu nedenle kızmakta ve üzülmekte hak haklıyız, çünkü bir kedi kadar, bir örümcek, bir arı kadar anne olamayan anneler var. Bütün hayvanlar yavrularını koruma ve kollama endişesi yaşarlar. Bu durum içgüdüseldir. Peki, biz insanlara ne oluyor?
Galiba sorun nefislerimizde. Çoktan unuttuk geçici bir hayatı, geçici bir yerde, geçici bir zamanda yaşadığımızı ve bize emanet edilen nesilleri…
Sadece yediren, giydiren, doyuran değil, tüm bu ihtiyaçlarının yanında çocuklarımızın ruhsal, ahlaki, ilmi yönden de gelişimlerine öncü ve yardımcı olmalıyız. Zamanın gidişatına göre kendimizin ve çocuğumuzun yaşamdan ne kadar tat alıyor, yaşama ne kadar ayak uyduruyor, yaşamına dair ne kadar faydalı olduğumuza dikkat etmeliyiz.
Önceden kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi…
Onlar masumdu ve her onları hatırladıkça içimiz sızlar.
Yine gömüyorlar kız çocuklarını diri diri toprağa…
Ve şimdi masum olarak değil;
Günahkâr olarak gömüyorlar çocuklarını toprağa.
Öyle bir çağdayız ki,
Ne evlat sevgisi; ne de anababa sevgisi yerinde kaldı.
Annebaba katili çocuklar;
Çocuk katili anababalar var günümüzde artık…
Kıyamadığımız, gözümüzden esirgediğimiz yavrularımızı ne olur maddi ve manevi hayatını altüst edecek her türlü beladan korumaya çalışalım. Aile içerisindeki çatışmalar, gerginlikler, tutarsızlıklar, dışlanmalar, gerilimler ve her türlü şiddetten uzak, sevgi ve saygı ortamı oluşturarak onlar için daima faydalı olmaya çalışırken dışarıdaki belalardan korumaya çalışalım. Okulda ve arkadaşlarıyla olan diyaloglarını da takip edelim.
Bunu yaparken devamlı kollayıcı ve aşırı kontrollü bir tutum içerisinde olmadan, dikkatli, bilinçli ve dışarıdan izleyen bir seyirci gibi; ama yeri geldiğinde de en uygun müdahale yöntemleri ile çocuklarımızı tehlikelerden uzaklaştırabilmeliyiz.
12 Ocak 2009
Leyla ile Mecnun

Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur.
Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır.
Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen
bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir.
Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.
Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner,
başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.
Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun
(deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur.
Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve
mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz.
Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür.
Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn,
kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:
"Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."
Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar.
Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.
Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir.
Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de
mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır.
Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür.
Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir.
Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır.
Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.
Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.
Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar.
Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın
maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz.
Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer.
Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir.
Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;
"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez."
Der, kabri kucaklayarak ölür.
Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında,
Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür.
Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:
"Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri,
aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."
(Bu hikayeyi her zaman çok sevmişimdir.Nedenine gelince gerçekten hayran kalınacak kadar güzel kıskanılacak kadar müthiş bir aşk hikayesidir.Günümüzdeki aşklarla kıyaslama yapamıyorum bile.Hani vardır ya 'Nerde o eski aşk hikayeleri' gerçektende böyle aşk yaşan yoktur sanırım.Gerçek aşk hikayelerinde buluşmak dileğiyle...) leydielif
KALDIRIMLAR
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...
II
Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.
İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.
Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...
III
Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.
Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.
Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.
Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...
NECİP FAZIL KISAKÜREK
10 Ocak 2009
HASRET

Zaman zaman gözlerimiz derinlere dalar, göğüs kafesimiz daralır, kalp atışımız hızlanır, o an aklımıza mazimiz gelmiştir.
Hasret kaldıklarımız çok uzaklardalar. Onların bir çoklarını kalbimizin derinliklerine gömeli yıllarda nasıl hızla gelip ve delip geçmiştir.
O gün çok eski bir dostla karşılaşırsınız ayak üstü de olsa kısa bir sohbetle geçmişi yad edersiniz müşterek tanıdıkların haberlerini almaya çalışırsınız.
Eski dost bazen iyi bazen de yüreğimizi burkan haberler verir. Yıllardır göremediğimiz bazı dostlarımızın ahiret alemine intikal ettiğini öğreniriz.
Derin bir oftan sonra dudaklarımızdan rahmet cümlesi dökülür.
Eski dostumuzdan hüzünlü bir şekilde ayrılırken yüreğimize acılar dolmuştur ve ahiret alemine intikal eden dostlarımızla kısada olsa beyin süzgeçlerinden anılarımızı hızlandırılmış film şeritlerinden geçiririz.
Onun sureti gözümüzün önüne gelir onunla yaşadığımız anılar aklımıza gelir. İçimizde kasırgalar kopar.
Ruhumuzun derinliklerine ineriz.
Adımlarımızı boşlukların içine atarız. Yanımızdan geçen bir tanıdık bize selam verir onu bile göremeyiz.
Buğulanan gözlerimizden damlalar yeryüzüne düşer.
O gün çok duygusallaşmışızdır.
Gözlerimiz ve aklımız tanıdıkları arar duyduklarımızı paylaşmak için üzüntülerimizi küçültmek için.
İnsan gurbete çıkmaya dursun sevdikleri aklına geldikçe onların özlemi kurşun gibi yüreğini deler geçer.
Hasret için çevrilmiştir filmler, hasret için okunmuştur yanık türküler, hasret içimizi yanardağlar gibi kavurmuş yakmıştır.
İçimizi yakan hasret sancısı bazen içimize dert olarak oturur. Hasret kaldıklarımız aklımızdan ve kalbimizden çıkmazlar.
HÜZNÜME DOSTUM YOKTUR

Yazarım yokluğunda kalemime beyaz bir sayfa, düşlerime bulutlu bir gölge, baharıma taze bir güneş yoktur. Zamanı gelir bir kokulu çay ve iki adet şekerle damağımıza bırakırız koca geçmişi, bende bu saadetin ufak bir mutluluk damlası olmaya çalışırım... Kim anlar bilmem..
Hasta yatağından geçmişine ihtirasla bakan yaşlı adamın ,yetmiş kadar seneyi yetmiş gerçekten diyerek yaşadığını gördükçe hayıflanıyorum. Aynı gözlerle ve aynı ritimle bakabilecekmiyim diye geriye... Bazen hayat o kara kalemle, olmayan beyaz kağıdın arasına sıkışıverir, yalnızlık böyle bir dengesizliktir. Ve yapayanlızlığı doğurur kendi içinde.. Şimdi tek mesafemiz yaşlılığa doğru, dokunamadığımız tek şey o hain yalnızlık,
Hani caddeyi izleyen,,, iki yaşlı göz gibi, oniki katlı bir apartmanın sekizinci katından,, gelenim gidenim varmı diye ? işte hüzün böyle bir şey, o vakitler muhtemelen dostu kalmaz o yalnızlığın, o vakitler muhtemelen izahati yoktur yaşanmışın ve damlayan iki buruk gözyaşının ve muhtemelendir ki o vakitler hüznüne dostu yoktur insanın...
Hal bu.. daha çok erken resmetmeye başladık bu kareyi... biz o vakitlere geldiğimizde bırakın dost bulmayı hüznümüze, bakabileceğimiz bir pencere bulmak dileği ile geçmişe.. hüznüm ki yalnızdır,ve bildim bileli HÜZNÜME DOSTUM YOKTUR..
CANBOLAT
09 Ocak 2009
Anlamlı Nasihatler
Biraz Hoşgörü
- "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle:
- "Acı" diye cevap verdi.Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:
- "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.
- "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam, "Hayır" diye cevapladı çırağı.Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
- "Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."
08 Ocak 2009
Hayat Böyle Bir Şey İşte

Yaşadıklarımız, düşüncelerimiz, tecrübelerimiz ve düşlerimizle yol alırız. Yolculukta karşılaşılanlar; an olur, keyif aldırır insana. Kimi zaman da ‘Bu yol yerine başka ve kestirme yollar deneseydim’ diye düşündürür.
Üç şey daha vardır bu yolculukta bize eşlik eden. Gerçekleştirmeyi dilediğimiz hayallerimiz, ulaşmamızı bekleyen hedeflerimiz ve bizi biz yapan değerlerimiz!
Bunlar, yolculuğumuzda; taşırken göremediğimiz, sırtımızdaki, omzumuzdaki çantamızdadır. Olumsuzluklar, üzüntüler, kırılan ümitler, başarısızlıklar ağırlaştırırken çantadaki yükümüzü; mutluluklar, gerçekleşen hayaller, sevinçler, başarılar, sevgiler omzumuzdaki ağırlığı bir o kadar hafifletir.
Ruhumuzu hafifletmek için gerekenler ise, hayatımızdaki her şeyin yolunda gitmesidir. İş hayatında iyi bir konumda olmak, kazanılan başarılar… Duygusal hayatta; sevmek – sevilmek; insanın içini, gönül telini titreten bir sevgi. Yaşam standartımızın ve ekonomik şartlarımızın iyi olması… Bunlar ruhumuzu hafifletirken, mutluluğu da iliştirir duygularımıza.
Bunların olması için farkına varılması gereken ne biliyor musunuz? Hayatımızdaki istediğimiz, ulaşmak istediğimiz her neyse, bunu gerçekleştirebilmek için her şeyin ‘insanın kendi elinde’ olduğunu anlaması. İşte bununla başlıyor her şey. Her şey ama her şey…
Yapmak istediklerimizin peşine düşmek! Bu uğurda zorluklar, engeller, önümüze çıkan her ne varsa savaşarak bunları alt etmek. ‘Bu çok mu kolay sanki’ diyorsunuz belki şu an. Evet kolay değil. Hatta hiç kolay değil! Zaten önemli olan zoru başarmak değil mi? Zoru başararak istenilen şeye ulaşıldığında onun değerini daha iyi anladığınızda… Düşünsenize her şey kolay olsaydı, o istediğimizin kıymetini anlayabilir miydik?
Her karşılaşılan engelde, zorlukta vazgeçmek yerine ‘olay daha bitmedi’ diyerek mücadeleye ve yola yeniden devam etmek. Yılmadan…
Bunu da doğruluğun başarısı için savaşarak yapmak. Edindiğimiz misyon doğrultusunda anlamlı bir hayat sürerek, yaşamın farkına vararak… Ki bunlar yapıldığı takdirde emin olun ki durdurulmamız mümkün değildir.
Durdurulmamamız için, önümüze çıkan kapıları zamanında açabilmek de önemli bu noktada. Kapıları doğru seçerek tabii.
Hayat yolunda görülenler, yaşananlar önderliğinde; öğrenmeye, öğretmeye, başarmaya devam etmek de önemli esaslarımızdan biri aslında. Bu üçlüye inanarak, kalbinizin sesini de eklediniz mi bir bakın neler oluyor? Hemen söyleyeyim. Bu levhalar doğrultusunda ilerlediğimizde; hayat yolculuğunda mola verdiğimiz duraklarda, gördüklerimiz bizi öyle mutlu eder ki… Tıpkı aşkın kalbimizde açtırdığı güller gibi, çiçek açarız adeta o duraklarda. Buna emin olabilirsiniz.
Ki o zaman dilimlerinde (evrende nokta kadar kalacağını bilsek de) dünyaya bir izimizi bırakmak isteriz. Hayatın bize bıraktığı iyi - kötü izlere böyle bir misillemeyle cevap vermek isteyişimizin nedeni nedir sizce?
Hayat, insanları birleştirir ve ayırır. Ayırdığında yani bir şeyler bittiğinde o yaşananlar tek bir ‘an’ olur. Hayat ayırır ama her zaman bir iz bırakır. İyi ya da kötü… Önemli olan iz bırakmaktan çok, hayatımızda ve kesiştiğimiz hayatlarda güzel, güzel olduğu kadar da anlamlı izler bırakmak değil midir peki?
Ya da benzer izler etrafımızda, alışkanlıklarımız kadar sıradan mı dersiniz?
Güzel, anlamlı iz bırakan insan ya da kişiler varsa hayatımızda, aldığımız nefesin anlamı bile başkalaşmaz mı? Daha sıkı yapışmaz mıyız yaşama? Gözlerimiz bir başka parlamaz mı?
Ya iz bırakan kişiler yoksa hayatımızda?
Hayat patikasının her iki yanında (bastığımız yerde bitmeyen) mutluluk çiçeklerini de görürüz, canımızı acıtan hüznün çakıl taşlarını da… Ya da ıssız yollardan geçtiğimiz de olur bazen.
Hani ıssız yoldan geçerken, bir korku duyar da insan, o anlarda bir şarkı söyler ya içinden…
Hani eski bir resme bakarken, yılları sayar da, gözleri dolar ya birden…
Hani yıldızlar yanıp sönerken, sevinçle dilek tutar ya bir yıldız kayarken…
Hani gök gürler, şimşekler çakar da arkasından, yağmur yağar ya peşinden…
Hayat böyle bir şey işte!
Her şeyin yaşandığı… Her an her şeyin olabileceği…
En önemlisi de sanırım, ‘böyle bir şey’e, bir gülüşle cevap vermek.
Ne olursa olsun, kalbimizi çarptıran sevginin göz kamaştıran ışığında, her zaman o gülüşle yaşama bakarak!
Bir fincan kahvenin sadece 40 yıl hatırı yok, kalbi de ısıtıyor ...



